Padişah Elbiseleri

Osmanlı kumaş sanatının en zengin örneklerini içeren Padişah Elbiseleri koleksiyonunda 15. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın başlarına kadarki sürece ait padişah ve şehzade kıyafetleri bulunmaktadır. Bu koleksiyon, padişah ve şehzade giysilerinin, söz konusu hanedan üyelerinin ölümlerinden önce ya da sonra bohçalanarak etiketlenmesi ve Saray hazinesinde hatıra olarak saklanması geleneği sayesinde oluşmuştur. Koleksiyon, ölen padişah ve diğer hanedan üyelerinin türbelerindeki sandukaların üzerine konulan kaftan, sarık ve örtülerin de Saray koleksiyonuna dâhil edilmesi ile daha da zenginleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda kıyafet seçiminin sadece işlevsel ya da estetik ölçütlere dayanmadığı, kıyafetlerin, meslekî ve sosyal statünün simgesi olduğu bilinektedir. Bu nedenle çeşitli nizamnameler yoluyla farklı toplumsal grupların, onların kimlikleri ile ilişkilendirilen kıyafet biçimlerinin korunmasına özen gösterilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu tür bir simgesel değer atfedilen kıyafetler bu açıdan, iktidar ve hükümranlığın ideolojisinin yanı sıra kültürel kimliğinin de ortaya koyulduğu resmî törenlerin vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. II. Bayezid’in oğlu Şehzade Korkud’un devrik yakalı tören kaftanı, Saray koleksiyonunda yer alan erken dönem tören kaftanı örneklerinden biridir. Oturtma (aplike) desenlerle bezeli, gösterişli bir astarı olan bu kaftanın kumaşı İtalyan kadifesidir. Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda, sözü edilen bu kaftan gibi İtalyan kadifesinden yapılmış çok sayıda kaftan bulunmakta ve bu, Osmanlı padişah ve şehzadelerinin İtalyan ipeklilerine olan ilgisini ortaya koymaktadır. İtalyan ipeklilerinin beğenilmesi ve sıklıkla tercih edilmesi ise, bu kumaşların özel desenleri ve kompozisyonlarının yanı sıra bunlardaki kırmızı renk ve altın kullanımı ile ilişkili olsa gerektir.

Osmanlı geleneksel kıyafetinin bir diğer önemli parçası olan iç kaftanı, Saray koleksiyonunda çok sayıda örnekle temsil edilir. Genellikle yakasız, bedene oturan, önden açık ve kısa kollu olan bu kaftanlar, yan ve ön açıklığına eklenen parçalarla belden etek ucuna kadar genişleyen, sağdan sola kapanan ve etek yan dikiş yerlerinden yırtmaçlı olan kıyafetlerdir. Bu kaftanların önleri, çaprastlar (kaftanların göğüs kısmı  açıklığını birleştiren karşılıklı şeritler) ile kapanır. Kimi kısa kollu kaftanların, aynı kumaştan yapılmış olan ve kaftana, üst köşelerinde yer alan düğmelerle iliklenerek takılan kollukları da bulunmaktadır. Kaftanın altına giyilen entari ise, açık olan ön yüzünde bel kısmına kadar ibrişim düğme ve iliklerin bulunduğu, uzun kollu bir kıyafettir. Erken dönemlerde kaftan ve entarilerin zıt renklerde, 18. yüzyılın ikinci yarısında ise aynı renkte olduğu bilinmektedir. Öte yandan, Osmanlı padişahlarının, üst giysisinin altına giydikleri ve üst kısmı geniş ve kırmalı, paçaları ayrı ve geniş dikilmiş üst donu olarak tanımlanabilecek olan geleneksel şalvarın geniş olan bel kısmı, uçkurluğun içinden geçirilen işlemeli kuşakla bağlanırdı. Padişahlar, halkın huzuruna çıktıkları törenlerde, altın ve gümüş ile dokunan ve sahip oldukları gücü ve ihtişamı sergileyen seraser kumaşlardan yapılan kıyafetlerini giymeyi tercih ederlerdi. Bu açıdan Saray’ın kıyafet kültüründe önemli yer tutan ve ipek iplikleri Bursa’da, altın ve gümüş telleri simkeşhanede (sırma tel işlenen yer) hazırlanan seraser kumaşların, İstanbul’da 16. yüzyıl ortalarından itibaren dokunmaya başladığı ve Saray dokumacılarının bu kumaşlarda büyük boyutlu desenler kullandıkları bilinmektedir. Saray koleksiyonunda, günümüze ulaşabilmiş az sayıda seraser kıyafet bulunmaktadır.   Desenleri, Saray için çalışan sanatçı ve zanaatçılar topluluğu olan Ehl-i Hiref teşkilatında büyük çoğunluğu oluşturan nakkaşlar bölüğü tarafından hazırlanan Padişah kıyafetleri, seraser dışında, kadife, çatma ve kemha gibi pahalı ipekli kumaşlardan dikilmiştir. Sultan III. Ahmed döneminden (1703 - 1730) itibaren ise, içerisindeki altın ve gümüş oranı yüksek olan bu ağır, pahalı kumaşların yerine, kadife, atlas, tafta, gezi, canfes, sandal, geremsut, selimiye gibi daha hafif ve sade kumaşlar kullanılmaya başlamıştır.

Padişahlar, kıyafetlerini bütünleyen bir unsur olmasının yanı sıra Osmanlı’da en önemli statü simgelerinden biri olması açısından başlığa çok önem verirlerdi. Padişahlar törenlerde ve kabul günlerinde “horasanî”, “mücevveze”, “selimî” ve “katibî” denilen başlıkları giyerlerdi. Fatih Sultan Mehmed ve Sultan II. Bayezid’in kullandığı “mücevveze” denilen kırmızı tepelikli sarık, 32-33 cm. uzunluğunda ve üst kısmı daha geniş olan bir silindir şeklindeydi ve mukavva üzerine beyaz tülbent sarılarak hazırlanırdı. Yavuz Sultan Selim (1512-20) tarafından ilk kez kullanıldığı için “selimî” denilen kavuk ise, yine üst kısmı, başa giyilen kısmına nazaran daha geniş olan, üzeri tülbent ile kaplı bir başlıktı. Sultan III. Ahmed döneminde (1703-30), “selimî” kavukla beraber üstü düz bir başlık olan “kâtibî” kavuk da kullanılmaya başlamıştır. Osmanlı kıyafetlerinin önemli bir parçasını oluşturan başlıklardan biri de festir. Sultan II. Mahmud, 1827 yılında çıkardığı Hatt-ı Hümâyun ile yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra kurduğu “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” adlı orduda; askerlerin, setre ve pantolonun yanı sıra, başlık olarak fes giymelerini zorunluluk hâline getirmiştir. Daha sonra tüm devlet memurları ve ûlemanın da fes giymesi için yeni bir kıyafet nizamnamesi hazırlanmıştır. Sultan II. Mahmud, kıyafet inkılâbını, Osmanlı devlet teşkilatına yönelik yaptığı köklü değişiminin bir destekleyicisi olarak görmüş olmalıdır. Fesin kullanılmaya başlaması ile birlikte, diğer başlıklar sosyal statü simgesi olmaktan çıkmıştır.